İnformation

İnformation

İnformation
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 UFKUN ÖTE YANI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
eren1

avatar

Mesaj Sayısı : 47
Points : 364
Değerlendirme : 8
Kayıt tarihi : 03/04/11
Yaş : 17

MesajKonu: UFKUN ÖTE YANI    Ptsi Nis. 04, 2011 10:55 pm


Pınar Savaş
Yeni Binyıl Kitap

Ufkun Öte Yanı, ünlü romancı Javier Marias'ın ikinci romanı. Marias bu romanı yirmi yaşındayken yazmış, 21 yaşındayken de yayımlatmış. Ufkun Öte Yanı'ndan söz ederken 'Bu romanın konusu...' diye bir giriş yapmak mümkün değil, çünkü romanda bir değil birçok konu, iç içe geçmiş birçok anlatı var. Romanın ana izleği, 19. yüzyılın sonlarında Antartika'ya yapılması planlanan, giderlerini katılanların karşıladığı, edebiyatçı, müzisyen, ressam, sinema ve tiyatro oyuncularının yanı sıra bilimadamlarının da katıldığı bir gezi. Yolculuğun amacı, bilimsel çalışmalar yürütmekle birlikte sanatçıların, izlenimlerini hem ortak bir yapıta dökmelerine hem de ayrı ayrı yapıtlar üretmelerine olanak tanımak. Geziyi Kaptan Kerringan düzenliyor. Milyoner, cesur ve sıradışı bir adam olan kaptan tam bir roman kahramanı; geçmişi karanlık, ne nereden geldiği ne de servetinin kaynağı belli. Gizemli biri kısacası. Gezi, yani Antartika'ya gitmek, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, bir bahane. Gerçekleşmesi olanaksız bir tasarıyı gerçekleştirmek için seçilmiş bir araç. Yazarın, bir dokuyu ilmek ilmek örerken kullandığı bir göz yanıltma oyunu. Marias, yirmi yaşındaki bir edebiyatçıdan beklenmeyecek bir ustalıkla anlatı içinde anlatı tekniğini kullanarak ve öykülerini iç içe geçen daireler halinde kurgulayarak, Kaptan Kerrigan'ın öyküsüne başka öyküler ve her biri en az Kerrigan kadar romansı olan başka karakterler ekler. Bunu o kadar çarpıcı bir teknikle yapar ki, becerisi, büyük edebiyatçılar Joseph ve Conan Doye'unkiyle eşdeğerde bulunur. Bir romanda anlatılan öyküler iç içe geçince mekânlar ve zamanlar da iç içe geçer haliyle.

Ufkun Öte Yanı, İskenderiye'den Tanca'ya, İzmir'den İskoçya'ya, Pasifik Okyanusu'na ve Amerika'ya dek geniş bir alana yayılır. Yazar öyküsünü bir gezi romanı üslubuyla anlatmaz, her şey roman kişilerinin belleğinde ve anlatılarında değişik yer ve zamanlarda işlenir. Yazar bunu yaparken gizemli el yazmalarına, ilginç adam kaçırmalara, Edwardiyen hanımefendilere, ürkütücü gözükara tüccarlara, güçlerin eşit olmadığı düellolara yer vererek neredeyse bir anlatım kasırgası estirir; bunu tam da Marias'ın tarzında yazar: Anlatı hem kendisini hem de okuru sarıp sarmalarken, duraklar, bölünür, kırılır, parçalara ayrılır ve bir çemberin iki ucunun birleşmesi gibi bir anlam bütünlüğü içinde birleşir. Javier Marias, romanındaki bilinmezi ve gizi öylesine sevmiş ve o kadar başarıyla anlatmıştır ki, çözümü ve gerçeği önemsiz kılmış, romanındaki belirsizliği yücelterek, bir anlamda gerçeği sonsuza kadar bilmemenin, gerçeğin tasavvuru ve gölgesiyle yetinmenin daha iyi olup olmayacağını sorgulamış, bu sorgulamayı da cüretli ve görkemli bir anlatım şölenine dönüştürmüştür. Javier Marias'ın bu kısa yapıtı, romanın ve sözün bittiğini düşünen, "Bana okuyacak ilginç, okunmaya değer bir şey verin" diyen okura meydan okuyor. Kaptan Kerrigan'ın gemisi Tallahassee'nin yolculuğunu kaçırmamanızı, hangi limanlara gittiğini, en önemlisi gerçekten gidip gitmediğini usta yazarın genç kaleminden okumanızı öneririz.

E Dergisi Nisan 2001

Javier Marias :
"Dünya anlatıcılara mecburdur"

'Ufkun Öte Yanı' yirmi yaşındayken yazmış olduğunuz bir roman. Bunca yıl aradan ve bu kadar başarı kazandıktan sonra bu roman hakkında ne söyleyeceksiniz?

Uzun zamandır bu romanımı yeniden okumadım,yazalı neredeyse otuz yıl oldu, bu nedenle hakkında fikir yürütmek bana zor geliyor. Şöyle düşünüyorum, yalnızca yirmi, yirmi bir yaşlarında yazılmış bir roman olmasına karşın oldukça iyi, kabul edilebilir; hem kurgusu, hem dili, hem de mizah anlayışı açısından. Hâlâ okuyucuların hoşuna gidiyor, bir de İskoçyalı bir film yönetmeni var, Kaptan Kerrigan'ın öyküsünün filmini çekmek istiyor.

'Ufkun Öte Yanı' ne hakkında bir roman peki?

Sanırım daha sonraki daha ünlü romanların gibi 'Ufkun Öte Yanı' da bilme arzusu ve bunun olanaksızlığı üzerine. Bu romanlarımda her zaman işlediğim bir tema. 'Ufkun Öte Yanı' için bunun ilk çalışması, ilk müsveddesi diyebiliriz.

Neden roman içinde roman, kurgu içinde kurgu?

Çünkü gerçek böyledir. Ne zaman bir öykü ya da bir anektod anlatmaya kalkışsak, sözel olarak demek istiyorum, konudan uzaklaşır, başka şeyler de anlatır, ilgisi olmayan şeylerle anlattığımızı böler, parçalar çevresi de döneriz ki, bu da çok daha geniş, kapsamlı bir anlatı olan hayatın ta kendisidir. Tıpkı dev gibi büyük bir romanın yani hayatın içindeki küçücük bir roman gibi. Belki de bunun altını çizmek istedim.

Bazı Türk okurlar romanınızı bir başı ve sonu olmadığı biçiminde eleştirdiler, yarım kalan öykülerin yorucu olduğu biçiminde bir eleştiri de geldi, bu konuda ne diyeceksiniz?

İlk olarak bu okurlarımdan özür dilerim, belki de haklıdırlar, belki ben baş kahramanın asıl ilgisine okuyucumun ilgisini çekecek kadar başarılı olamamışımdır, belki de romanın sonu konusunda fazlaca bir araştırma yapmadım, ama şunu söylemek isterim ben Henry James'ten çok fazla etkilendim (romanımda hicvedilen yazarlardan biridir, dikkat ettiyseniz), unutmayın, James'in romanlarında hiçbir şey kapanmaz, sonlanmaz, öyle değil mi?

James zor bir yazar. Peki şöyle bir şey söylenebilir mi? Romanlarınız daha çok eğitim seviyesi yüksek, okuma zevki gelişmiş, incelmiş okura hitap ediyor, ne dersiniz?

Sanmıyorum. Bakın 'Ufkun Öte Yanı'nı yazdığımda ben de henüz yirmi yaşındaydım, benim bile yüksek bir eğitim seviyem yoktu o sıralarda (üniversite öğrencisi olmama karşın), ne de okur olarak yeterince incelmiş zevklerim vardı. Yaşamaya yeni başlamıştım ve epeyce de vahşiydim diyebilirim.

Neden hep takıntıdan söz ediyorsunuz? Victor Arledge'nin takıntısı örneğin.

Çok emin değilim, hafızam pek güçlü değildir, özür dilerim. Ama daha önce de söylediğim gibi insan müthiş bir bilme arzusu duyar, bazen çok da önemi olmayan şeyleri de bilmek, öğrenmek için aynı arzuyla yanar tutuşuruz, şöyle diyebilirim, aslında çok da önemli olmayan, ama "bizi seçmiş olan şeyleri". Bazen de kafamızı bir öyküye, bir insana ya da bir araştırmaya "takacak" kadar talihsiz oluruz ne yazık ki ve öyle bir an gelir ki onun önemini nesnel olarak sorgulayamayız, önemli olan tek şey bilmek, öğrenmek haline dönüşür. Arledge'ninki gibi.

Düz, çizgisel anlatım hiç hoşunuza gitmiyor değil mi.

Pek değil. Bir de şöyle düşünüyorum ben: Olayları çizgisel bir anlatımla anlatmak zaten olanaksız, kim ki böyle anlatabildiğini sanıyor, bence yanılıyor, bocalıyor, duruyor, geriye dönmek zorunda kalıyor (mutlaka bir şey unutmuş oluyor çünkü.) Gerçekte "olan biteni anlatmak" diye bir şey mümkün değildir kesinlikle. Anlatırken bile, anlatmaya kalkıştığımızda yani, anlattığımız şeyi değiştirir, çarpıtır, başka başka anlamlar yükleriz.

Belki de bu romanla "Anlatmak" olayların kendilerinden daha önemlidir demek istediniz...

Büyük olasılıkla. Bunu daha sonraki romanlarımda, 'Beyaz Kalp' ile 'Yarın savaşta Beni Düşün'de söyledim asıl. Bu romanlarda tam anlamıyla şöyle dedim üstelik: Dünya anlatıcılara mecburdur. Meydana gelen, yaşanan bir olay ancak anlatılırsa gerçekten varolur nasıl, hangi biçimde varolacağı da tümüyle kendisini kimin anlatacağına ve nasıl anlatacağına bağlıdır.



Kaynak:everestyayinlari
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
UFKUN ÖTE YANI
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
İnformation :: Kültür-Sanat :: Edebiyat :: Kitap Tanıtımları&Eleştiriler-
Buraya geçin: